Anadolunun Manevi Fütuhatı ve Ebu'l Hasan Harakâni (k.s.)

HORASAN ERENLERİNDE FÜTÜVVET AHLAKI VE EBU’L HASAN HARAKANİ ÖRNEĞİ


Biz, bu çalışmamızda Horasan Erenlerinin ve Ebu’l Hasan Harakâni hazretlerinin fütüvvet ahlakını işlemeye çalışacağız. Harakâni, tarihî Horasan bölgesinin insanı olması hasebiyle bu coğrafyaya ait tasavvuf ekolünün önde gelen temsilcilerindendir. Harakâni ile ilgili kaynaklara bakıldığında iki eser öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, kendisine atfedilen ve tek yazma nüshası British Museum’da bulunan Muntahâb-ı Nûru’l-‘Ulûm‘dur.


Bu eser ve Harakâni ile ilgili menkıbeler incelendiğinde Harakâni Hazretlerinin fütüvvet anlayışı da ortaya çıkıyor. Harakâni Hazretleri, "Kalplerin en nurlusu, içinde Allah'ın sevgisinden başka bir şey bulunmayandır. Amellerin en iyisi, riyâdan uzak olan, yani ihlâs üzere olanıdır" der. Bu bir bakıma fütüvvet ahlakının temelini oluşturur.


Fütüvvet, tarihi seyri içinde nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, kendine has anlamıyla, Allah’tan başka ilâh tanımamanın ruh hâlidir. Fütüvvet, dinî duygu, dinî düşünce ve dinî hayat için her türlü fedakârlığa katlanmanın; batıl inanç, batıl anlayış ve batıl davranışlara karşı başkaldırmanın simgesidir. Horasan Erenleri de kendilerini Allah’a adayarak yüzyıllara meydan okuyacak bir toplum yapısının oluşmasına katkı sağlamışlardır. Bu öyle bir mayadır ki, Anadolu’nun, Balkanların İslamlaşmasında mihenk taşı olmuştur.


Kendisini Allah’a adayan kişinin bir özelliği de, zorluklar ve problemler karşısında yılmadan, varılmak istenilen noktaya sabırla ulaşmaya çalışmasıdır. Bu mücadelenin ilkelerini belirleyen fütüvvet ahlakının temeli Kur’an ve Hadislerdir. İnsanın, gerçek vazifesi olan kulluğundan taviz vermeden, problemler sebebiyle boşluğa düşmeden, o vazifeyi yerine getirmesi yine fütüvvetin bir başka temsil boyutudur. Fütüvvet, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” ayetinde karşılık bulan yaşam biçimidir.


Sülemî risalesinde fütüvvetle ilgili delil olarak nakledilen ayetlere (Enbiya Sûresi, 60. ve KehfSûresi, 13. ayetler dışında) yer vermezken, Ensârî risalesini belirli bir sistem içerisinde telif etmiş, önce fütüvvete delil ittihâz ettiği âyet-i kerimeleri sıralamış, daha sonra da fütüvvete dair sorularını sözlerini nakletmiştir.


Fütüvvet, yaşatma idealidir. Yaşatma idealine ulaşabilmenin bir başka boyutu da, kişinin kendini yok sayabilme gayreti ve becerisidir. Âlemlere Rahmet Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) temsilcisi olabilmenin, fütüvvetin temsilcisi olmaktan geçeceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.


Kapısı her türlü sevgisizliğe, kötülüğe ve ötekileştirmeye kapalı değerler dünyamızı yeşerten fütüvvet; gönlü akılla buluşturan, maddeyi mana ateşinde eriten; ahlâkî, dinî, sosyal ve kültürel değerler bütünüdür. Aslında bugün yok olup giden bir çokdeğerlerimizin temeli fütüvvette yer almaktadır.


Fütüvvet ile ilgili ilk yazılı çalışmayı yapan Sülemî, gönül defterimize fütüvvetin anlamını şöyle kaydeder: Fütüvvet; “Âdem gibi özür dilemek, Nuh gibi iyi, İbrahim gibi vefalı, Mûsa gibi ihlâslı, Eyyûb gibi sabırlı, Dâvûd gibi cömert, Hz. Muhammed gibi merhametli, Ebû Bekir gibi hamiyetli, Ömer gibi adaletli, Osman gibi hayâlı, Ali gibi bilgili olmaktır.”


Horasan Erenleri


Konumuzun bahsi olan Horasan Erenlerinin fütüvvet anlayışı incelemeden önce, bu coğrafya hakkında bazı ayrıntıları aktarmakta fayda bulunmaktadır. Horasan Bölgesi, İslam’ın ilk çıkış noktası olan Hicaz Bölgesinden her bakımdan farklılıklar ifade eden bir bölgedir. Bu bölgenin insanlarının İslam Dini ile karşılaştıklarında nasıl tavırlar takınacakları çok önemli bir noktaydı.


Horasan bölgesi bugün için İran, Afganistan, Türkmenistan devletlerince paylaşılan geniş bir coğrafyanın adıdır. Genelde İslam kültür ve medeniyetinin mayalandığı en bereketli topraklardan olan Horasan, Tasavvuf dünyasının da “olmazsa olmaz” meydanlarından biri olmuştur. Tasavvuftan söz edildiğinde akla hemen Horasan erenlerinin gelmesi, bunun ispatıdır. Horasan Bölgesinde ve akabinde Anadolu ve Balkanlarda, İslam’ın gelişmesi ve insanların hayatlarında anlam bulmasında Horasan Erenlerinin rolü çok önemli olmuştur.


Horasan Bölgesi, ilk sûfilerden bir kısmını bağrından çıkardığı gibi, pek çok temsilcisini de uzak diyarlara yolcu etmiştir. “Güneşin doğduğu yer” anlamına da gelen Horasan’dan yani doğudan batıya olan ışık ve nur akını, asırlarca devam etti. Bu irfan ve ışık kaynağının ardı arkası kesilmedi. Abdülkadir Geylanî’nin Bağdat’ta, AhmedRifâî’ninBasrada, Bahaeddin Nakşibend’in Buhara’da yaktığı meşale, yedi iklim dört köşeyi aydınlattı.


Horasan’dan gelen Anadolu erenleri keramet sahibi, doğruluk timsali insanlardı. Aradan geçen 900 seneye rağmen halkın nesilden nesle anlattığı kerametler, hep onlara olan inancı sıcak tutmuş, böylelikle halkın üzerinde biraz daha etkili olmalarını sağlamışlardır. Bu konuda Cüneyd (ö.297/909) “Fütüvvet Şam’dadır, Lisan Irak’tadır. Sıdk ve doğruluk Horasan’dadır” demiştir.


Emevî ve Abbasî dönemlerinde farklı mezhepler coğrafi bölgelere göre isimlendiriliyordu: Medine ekolu, Bağdat ekolu, Basra ekolu, Horasan ekolu gibi… Bu tarihten itibaren tarikatların ortaya çıkmaya başladığına şahit oluyoruz. Yeni gelişen bu sufi anlayış da bölgelere göre şekillenmeye ve isimler almaya başladı. Horasan’da yetişen bu güzel insanlar da Horasan Mektebinin temsilcileri olarak ifade edilmişlerdir.


Horasan mektebinde fütüvvet ve melâmet önde idi. Bu hareketin ilk temsilcileri 9. Yüzyılda bu bölgede yetişmiş, söz konusu tasavvufi anlayış, Merv, Herat, Belh, Nişabur gibi şehirlerde mayalanmıştı.


Harakâni Hazretlerinin yaşadığı dönem ve coğrafya, tasavvuf tarihinde yüzyıllar boyu insanlığa rehberlik eden büyük mutasavvıfların yetiştiği böyle bir dönem ve bölgedir. Bu bölgenin öncü şahsiyetler de şunlardır: Hamdun Kassar, Ebu Turab, Nahşebi, ŞakikiBelhî, Ahmed b. Hadreveyh, Bayezid-i Bistamî, İbrahim b. Edhem.


Ebu’l-Hasan Harakâni de, tarihî Horasan bölgesinin insanı olması hasebiyle bu coğrafyaya ait tasavvuf ekolünün de en önemli temsilcilerinden birisidir. Bayezid Bistâmî’nin zamanında yaşamamış olmasına rağmen Harakâni, onun sadık bir müridi ve düşüncelerinin temsilcisidir. Harakâni, saltanat sahibi şeyhlerin sultanı ve asrın kutbudur. Tarikat ve hakikat ehlinin padişahıdır.


Yaşadığı dönemden günümüze kadar yaşamış tasavvuf tarihinin en ünlü simaları, Harakâni’den daima övgüyle söz etmişler. Şöhretine rağmen, Harakâni ve eserleri hakkında, zamanımıza kadar, İslâm dünyasında ciddî bir araştırma yapıldığı görülmemektedir. Hucvîri çağdaşı Harakâni’yi şöyle tanımlar: “Yegâne imâm, devrin ehlinin şerefi... Şeyhlerin en büyüğü idi... kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mazhar bir zat idi.”


Ebul Hasan Harakâni’nin tasavvufi anlayışında da muazzam bir insan sevgisi hâkimdir. “Allah’ım; Keşke ben ölseydim de, başkaları ölümü tatmasaydı veya keşke bütün yaratılmışların cezasını bana çektirseydiler de, onlar cehenneme gitmeseydiler” sözleri bunun en açık örnekleridir.


Horasan erenlerinin temel hareket noktası fütüvvet olmuştur. Fütüvvette feta vardır, gençlik vardır, civanmertlik vardır. Horasan Erenlerinin temel özelliklerinden bazıları, kahraman olmaları, devlet kapısında gözlerinin olmaması, şefkatli ve merhametli olmaları, cihan devleti mefkuresine sahip olmaları, üretici ve çalışkan olmaları gibi özelliklerdir. Gazneli Mahmut, Ebul Hasan Harakâni Hazretlerinin buluşması ve sonrasında gelişen olaylar onların devlet kapısında gözlerinin olmaması hususunda en güzel örneklerdendir.


Horasan Erenleri sadece kendi nefsi kurtuluşları ve nazarî spekülasyonlarla ilgilenen insanlar değil, aynı zamanda alın teri ve el emeğiyle ülke topraklarını "şenlendirmek" için çırpınan üretici kişilerdi. Anadolu ve Balkanlarda boş ve tenha yerlerde zaviyeler kurarak, oralarda tarlalar açıp, bağ ve bahçeler yetiştirerek, değirmenler kurarak, ağıllar yapıp hayvan sürüleri yetiştirerek boş toprakların şenlenmesine ve su kenarlarının yeşermesine çalışmışlardır. Onlar aynı zamanda savaşlar için atlar yetiştirmişler ve cihada sürekli hazır olmuşlardır. Ankara Ayaş ve Kutludüğün’de kurdukları at çiftlikleri bunlara birer örnektir. Onların kurduğu köylerin ve mezraların birçoğu günümüzde şehir olmuştur. Örnek vermek gerekirse, Ankara’da Mamak, Etimesgut, Afyon’un bazı ilçeleri bu hususa birer örnektir.


Göç akınını sevk ve idare etmiş müteşebbis kafile reisleri olan Alp Erenler, fetihlerin öncüsü olmuşlar, gelip yerleştikleri yerlerde cömertlikleri, engin hoşgörüleri ve iyi kalplilikleri ile çevrelerinde bulunan gayrimüslimlerin kalplerini fethetmişler, onlar için birer bilge kurtarıcı olmuşlardır. Ebul Hasan Harakâni’nin Kars yerleşmesi de buna örneklerden birisidir.


Fütüvvet Nedir?


Fütüvveti kavram olarak ilk tarif edenin CâferSâdık olduğu kabul edilir. Ona göre fütüvvet, bugün kullanılan empatiden çok yüksek Kur’an’daki îsâr ile irtibatlıdır. Ele geçen bir şeyi tercihan başkalarının istifadesine sunmak, ele geçmeyen bir şey için de şükretmektir. Dolayısıyla fütüvvet ahlâkının esâsıîsârdır; yâni kişinin kardeşini kendi nefsine tercih etmesidir.


İslâm'ın ilk yıllarında Hz. Ali'nin üzerine toplamış olduğu ahlaki vasıflarla bize aktarılan fetâ anlayışı, Emevîler dönemine kadar İslâmî bir kisve içerisinde, eski Arap toplumundan aldığı yüksek ahlâkî özelliklerini sürdürmüş, Abbasîler döneminde ise çeşitli şekillerde teşkilatlara dönüşerek varlığını devam ettirmiştir.


“Fetâ”, genç, yiğit, cömert, delikanlı, mert, cesur anlamlarına gelirken, “fütüvvet” mertlik, yiğitlik, gençlik, kahramanlık, cömertlik gibi anlamlara gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, “Gerçekten onlar Rabbilerine inanmış yiğitlerdir; biz de onların hidayetlerini artırdık ve kalplerini irtibatlandırarak metanetleştirdik. Metanetleştirdik de o zaman baş kaldırıp: “Bizim Rabbimiz bütün semâvat ve arzın da Rabbidir, dediler. Biz asla O’ndan başkasına ilâh diyemeyiz. Dersek, o zaman hadden efzun bir yalan söylemiş oluruz” buyrulmaktadır. Bu emir, Horasan’ın genç erenleri için bir yol haritası olmuştur. Yani Horasan Erenleri, kendilerini Allah yoluna adarken hayatın her alanında bir kahraman gibi mücadele etmişlerdir.


Cüneyd-i Bağdadi (r.a) Hazretleri (Ö.297/909) Fütüvvet'i: "Eziyeti kaldırmak, başkalarından bir şey beklememek ve şikâyeti terk etmek" diye tarif eder. Bir kimse, Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Bu zamanda hakiki kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi, arkadaşı bulamazsın. Ama kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur" buyurdu.


Horasan Erenlerin yol haritası olan Fütüvvet, cesaret ve cömertlik göstermek, güzel ahlak, güzel konuşma ve ahde vefa, misafire hizmet, kusur aramamak, ayıbı örtmek, nefse düşman olmak, yoksulu kollamak, karşılık beklemeksizin yardım ve iyilik etmek, ikram etmeyi sevmek, başkalarının hak ve menfaatlerini kendi hak ve menfaatlerinden üstün tutmak, başkalarını kendine tercih etmek, toplum için kendini feda etmek, gibi güzel hasletleri içerir.


Horasan Erenleri hayatlarının baharında bu yola baş koymuşlar ve ömürlerinin sonuna kadar bu ilkelerden asla taviz vermemişlerdir. Fütüvvet de bu genç insanların hayatlarında bulunması gereken güzel vasıfların tümü olmuştur. Bu konuda Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram şu görüşlerini dile getiriyor:


“Fütüvvet, İslam dünyasında kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkûresinin adıdır. Şövalyelik nasıl Orta Çağ Batı dünyasına ait mahsus bir ülkü ise, Fütüvvet de Orta Çağ İslam dünyasına ait bir ülküdür. Nasıl ki Araplar, İslam'dan önce kültürlerinde mevcut olan Fütüvvet anlayışını İslami değerlerle geliştirip devam etmişler, nasıl ki Farslar "cevanmerdi" anlayışını aynı şekilde İslam süzgecinden geçirmişler, Türkler de kendi "Akılık" ülküsünü İslami ahlak ve değerlerle geliştirerek devam ettirmişlerdir. Arap kültüründe ideal kahraman, sehavet ve şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı "Feta", İran kültüründe "Cevanmerd", Türk kültüründe "Akı"dır. Türk Akılığı, İslamiyetle Arap Fütüvvet şiarından etkilenmiştir. Akılar birbirlerine karşı kardeşçe tutumundan dolayı Akı kelimesi yerini Ahi kelimesine bırakmış ve Abbasi Devleti'nin sona ermesiyle Fütüvvet yerini Ahiliğe bırakmıştır.”


Taradığımız kaynaklarda, okuduğumuz menkıbelerde fütüvvet ehlinin şu esaslara riayet ettiklerine şahit oluyoruz.


1-Vefâ/doğruluk,


2-Güven/emniyet,


3-Cömerdlik,


4-Nasîhat,


5-Tevâzu,


6-Tevbe,


7-Af.


Fütüvvet ehlinin ise şiddetle uzak durdukları ilkeler ise şunlardır;


1-İçki,


2-Zinâ,


3-Livata,


4-Yalan,


5-Gıybet,


6-Hile.


Horasan Erenleri ,çocukluktan itibaren kendilerini topluma adayarak yetişmişlerdir. Nitekim Fütüvvet, kendini topluma ve insanlığa adamaktır. Fütüvvet, herhangi bir karşılık beklemeksizin başkalarına yardım ve iyilik etmek, başkalarını kendine tercih edip onların menfaatini kendi menfaatinden üstün tutmak, toplumun ve fertlerin mutluluğu ve kurtuluşu için kendini feda etmek, gibi anlamları içerir.


Fütüvvet, ahde vefa ve emaneti korumak, nefisle mücadele etmek kendini halka adayıp herkese iyilikte bulunmak, cömert ve konuksever olmak, din ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün insanlara sevgi beslemektir. Cömertlik ve konukseverliğin ölçüsü ve sınırı yoktur ve fetânın konukseverliği ve eli açıklığı kendisinin hiçbir şeyi kalmayıncaya kadar sürer. Mücadelede de fetâ, arkadaşları uğruna canını feda eder. Bu yüzden konukseverliğin, yiğitlik ve fedakârlığın en yüksek mertebesine fütüvvet denilmiştir.


Tasavvufta Fütüvvet


Tasavvuf, İslâm tefekkür ve tezekkür tecrübesinin, Müslüman hayat ve hayal dünyasının zirve noktasıdır. Tasavvufun Türkler üzerinde derin etkileri vardır. Bu etkileri bir bakıyorsunuz bir Caminin yapımında, bir bakıyorsunuz ebru sanatında, bir bakıyorsunuz topluma hizmetlerde görüyorsunuz.


Tasavvuf, Müslüman hayat-dünyasına ruh katmış, fikir dünyasına derin ufuklar armağan etmiş, sanat dünyasına sadelikle derûnîliğin bileşkesi mânâ âlemlerinde gerçekleştirilen, insanı mülk âleminin sınırlarından melekût âleminin sırlarına ulaştıran, keşfedilmemiş kıtalarda uçsuz bucaksız, derûnî bir yolculuğa çıkaran, aşkınlaştıran bir mertebeye çıkarmıştır.


Tasavvuf, kişinin hâl hâlidir. Tasavvuf, hakikatin izini süren sonsuz bir yolculuktur. Tasavvuf, hakikatle hemhal olma, hemdert olma, hemdost olma hâlidir. Biliş / ilim, oluş / irfan ve 'varoluş' / hikmet menzillerinde gerçekleştirilen kendini keşif, eşyayı keşif ve hakikati keşif yolculuklarının zirvesidir.


Tasavvufla fütüvvetin kaynaştığına Horasan Erenlerinde şahit oluyor. Tasavvuf ve fütüvvet genellikle başkasını kendine tercih etmek, engin bir mürüvvete sahip olmak demektir. Fütüvvet, mürüvvet ve uhuvvet ile irtibâtlıdır. Lügatte cesaret, yiğitlik ve mertlik anlamına gelen fütüvvet, tasavvuf çevrelerinde diğergâmlık, cömertlik ve şefkati de içine alan bir terim olmuştur.


Tasavvuf, umut ve ufuktur. Umuttur; çünkü insan, kemal merdivenlerini tırmanır tasavvufla. Ufuktur; çünkü insan tasavvufun sunduğu imkânlarla kemâl merdivenlerini tırmandıkça, hayatın sınırlarını ve hakikatin sırlarını keşfeder. Tasavvuf, fütüvvetle büyük anlamlar kazanır.


Ebu Abdurrahman es-Sülemî, fütüvvet konusunda yazılan ilk eser olarak bilinen Kitabü’l-Fütüvve adlı eserinde fütüvveti, Allah’ın emirlerine uyma, güzel ibadet, her kötülüğü bırakma, açık ve gizli ahlâkın en güzeline sarılma olarak tarif eder.


Sülemî’nin, kitabında yer verdiği fütüvvet esaslarından bazıları ise; doğruluk, vefa, cömertlik, güzel huy, göz tokluğu, dostlarla şakalaşma, arkadaşlarla iyi geçinme, kötü söz dinlemekten kaçınma, iyilik yapmayı arzulama, güzel konuşma, ahde vefa, Allah'ın emaneti olan aile efradına ve hizmetçilere iyi muamele, çocukları terbiye etme, büyüklere karşı edepli davranma, kin, aldatma ve buğzdan uzaklaşma, Allah için dost ve Allah için düşman olma, malını ve varlığını dostlara açma, misafirlere hizmet etme, kötülüğü iyilikle karşılama, tevazua sarılma ve kibirden kaçınmadır.


Burada fütüvvet kavramının iki boyutu ortaya çıkmaktadır ki, birincisi, Allah’ın emirlerine uyma ve güzel ibadet; ikincisi ise, güzel ahlâktır. Diğer bir ifadeyle bu, insan-Allah ilişkisi ve insan-insan ilişkisi boyutunda fütüvvettir ki, birincisi ubudiyet” (kulluk) bilinci olarak idealize edilen kemâle erme, ikincisi ise, buna bağlı olarak insanlığa dönük insani ilişkilerde mükemmelliği sergilemedir. Şu halde “fetâ” Allah’a karşı kulluk bilincinde olan ve Allah’ın yarattıklarına karşı da davranışlarında mükemmel ve erdemli kişidir. Fetâdan beklenen sadece mü’mine karşı cömertlik, iyilik ve yardımsever olması değil, bütün varlıklara karşı bu tavrını sürdürmesidir.


Ahilik Anlayışında Fütüvvet


Fütüvvet ve ahilik anlayışı, son şekliyle, Kur’an-a ve Hz. Peygamberin (sav) sünnetine dayandırılan prensipleriyle İslami-Tasavvufi düşünce ve hayat anlayışının içinde yer alır. Samimiyet, cömertlik, Allah’tan başkasına kul olmama, sürekli gelişme ve yenilenme, tevazu, geçimli olma, hürmet, merhamet, dürüstlük, iyi kalplilik hep fütüvvetin vasıflarından sayılmıştır. İçtimai dayanışma ve hizmet anlayışıyla “elini, belini ya dilini korumak” şeklinde ifade edilen namusluluk prensibi, fütüvvetin ve ahiliğin en ehemmiyetli prensipleri olagelmiştir.


Fütüvvet’in gençlik anlamına da geldiğini yukarıda ifade etmiştik. Hz. Ali gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedakârlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir alem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır lidînillah tarafından gençleri ve sanatkârları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.


Ahiliğin kaynağı hakkında farklı görüşler vardır. Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı gibi tarihçi ve araştırmacılar, Ahiliği, fütüvvetin Anadolu’da aldığı biçim ve değişik bir yapılanması olarak yorumlamışlardır.


Anadolu’da Ahilik ortaya çıktığında bir takım düzenlemelerle fütüvvetnâmeler, bu yeni kuruluşun da ahlak tüzüğü olmuştur. Dolayısıyla Ahiliğin fütüvvetle yakın bir ilişkisi vardır ve Ahiliğin yapılanmasına bakıldığında meslek ve ahlâk kurallarını fütüvvetnâmelerden aldığı görülmektedir.


XIII. yüzyıldan günümüze kadar geçen asırlara rağmen bu prensipler sadece zanaat sahibi Ahiler arasında değil, farklı zümreler tarafından da benimsenerek korunmuştur.


Horasan Erenlerinde Fütüvvet ve Ebul Hasan Harakâni Hazretleri


Feridüddîn-i Attâr’ınHamdûn-ı Kassâr ile ona bağlı yiğitleri arasındaki ilişkiyi anlattığı diyaloğu aktaralım. Hamdûn diyor ki: “BirgünNişâpur’un bir semtinde dolaşıyordum. Yiğitlikle tanınmış AyyârNûh ile karşılaştım ve sordum:


“Fütüvvet nedir?” O da, “Hangi fütüvvet”, dedi; “Seninki mi, benimki mi?” “İkisini de anlat” dedim. O da şu sözleri söyledi: “Ben esvabı çıkarır, hırka giyer, sûfî olmayı umarak bu elbiseye yaraşır işler başarır ve Allah’tan utanmak dolayısı ile her türlü suçtan çekinirim. Sen ise herkes hizmetine koşmasın ve sana aldanmasın diye hırkayı çıkarırsın. Benim fütüvvetim şeriatın dış yüzüne uymakta, senin fütüvvetin ise kalbin sesini dinlemektedir.” Bu anlatım fütüvvetin ne kadar geniş anlamlar ifade ettiğini göstermektedir. Harakâni, fütüvvetin tüm boyutlarını hayatının her aşamasında yaşamıştır.


Kars ve Anadolu’nun İslamlaşmasında en büyük rolü üstlenen Harakâni, hayvancılıktan tarıma, köy ve şehir medeniyetlerine kadar olan alanlarda topluma hizmet sunmuştur. Anadolu Ahilerinde gördüğümüz bu örnek hayat tarzı fütüvvetin bir yansımasıdır.


Harakâni hazretleri, siyasi açıdan aşiret otoritesinden merkezi otoriteye, ahlak açısından savaş ahlakından barış ahlakına ve din açısından, ilkel inançlardan semavi dinlere doğru toplum yapısının temelden değişimini sağlayacak olan, göçebelikten yerleşik hayata geçişi sağlamaya çalışan ve fikirleri sözleriyle kendinden sonra gelecek olan Mevlana’ya kadar etkisini sürdürmüş bir fütüvvet eridir.


Mevlâna Celâleddin şiirlerinde (Dîvân-i Kebîr/Dîvân-i Şems) ve özellikle Mesnevî’sinde muhtelif vesilelerle bazen ismini anarak bazen de kapalı olarak birçok yerde Şeyh Ebu’l-Hasan-i Harakâni’den söz etmiştir. İleride de görüleceği üzere, özellikle Mesnevî’de iki menkıbesini serbest bir tarzda ayrıntılı olarak nazma çekmiş ve çeşitli yorumlarda bulunmuştur. Hatta Mesnevî’ninşârihi ünlü şarkiyatçı R. Nicolson’ın kanaatine göre, Mesnevî’de Şeyh-i dîn (Dinin şeyhi) lakabının umumî mânada geçtiği yerlerde, Şeyh Harakâni kastedilmiştir.


Eserinde Harakâni’ye geniş yer ayıran Attâr, Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin, “Harakân’a gittiğimde Ebü’l-Hasan’ın heybeti ve haşmeti bana o kadar tesir etti ki, dilim tutuldu” dediğini nakleder.


Ebû’l Hasan Harakâni, Türk akıncıları ile sınır boylarında yaşayarak vatanlarını düşmanlara karşı koruyan ve kendilerine Türkçede eren, erenler ve alperenler; Arapçada rîcâlullah, feta ve Farsçada merd-i huda, civanmerd denilen hamasi ve dini hisleri mükemmel bir şekilde kaynaştıran gezgin mücahit dervişler / sûfîlerle birlikte Anadolu’yu fethetmek üzere ömrünün son dönemlerinde Ani şehri civarından Kars taraflarına gelen Mevlana’nın ifadesiyle Şeyh-i Din’dir.


Sülemi, “Fütüvvet gereklerinden biri, dostlarla şakalaşma, onların ihtiyaçlarını karşılamadır” der. Ebul Hasan Harakâni, Gerçek kulluğun kula hizmetten geçtiğini bilenlerdendi ve bu Sülemi’nin bahsettiği bu ilkeyi hayatına ilke edinir. Bu yüzden: “Sabahleyin yatağından kalkan âlim, ilminin artmasını, zahid zühdünün artmasını ister. Ben ise bir kardeşimin gönlünü neşeyle doldurma ve onu sevindirme derdindeyim” derdi. Burada Harakâni hazretlerinin fütüvvetin temel özelliklerinden birisi olan kardeşini sevindirme anlayışına şahit oluyoruz.


Nefisle mücadele Horasan Erenlerinin en önemli amaçlarından biri olurken, aynı zamanda fütüvvetin kurallarından birisidir. Ebul Hasan Harakâni, Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefisledir.” Civanmert bir kişiliğe sahip olan Harakâni Hazretleri, gerektiğinde gazaya çıkarken, toplumla sulh içerisinde yaşamayı ilke edinmiştir. Her türlü övgüye mazhar olmasına rağmen sade bir şekilde yaşayarak en büyük cenk olan nefisle mücadeleyi hiçbir zaman elden bırakmamıştır.


Üstad Harakâni Hazretleri, dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun” derdi. CâferSâdık’ın tarif ettiği fütüvvet anlayışında bu hayat felsefesini görüyoruz.


Sultan Gazneli Mahmut ile Ebul Hasan Harakâni Hazretlerinin buluşması birçok güzelliklere bize aktarır. Sultan GazneliMahmûd, Harakâni ile bir başka görüşmesinde ondan nasihat ister. Nasihatinin temelinde fütüvvet ahlakının temelli vardır. Şeyh der ki: “Şu dört şeye dikkat et:


1- Günahlardan sakın,


2- Namazını cemaatla kıl,


3- Cömert ol,


4- Mahlûkata şefkatle muamele et.”


Harakâni Hazretleri ömür boyu çalışmıştır. Hayatını çalışarak idame ettirmiştir. Bu arada yardımlaşma, imece usulü onda hayat bulmuştur. Daha sonra Ahi Evran tarafından detaylandırılacak olan Ahiliğin ilk temelleri Harakâni hazretleri atmıştır, diyebiliriz. Harakâni, bu teşkilatın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:


1- Cömertlik,


2- Şefkat,


3- Halktan müstağni olmak.


Çalışma hayatı, Harakâni Hazretleri için ne kadar önemliyse, ibadet ve taat da o kadar önemliydi. İçinde Allah’tan başkasına yer olan kalp, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı. Ebü'l-Hasan-i Harakâni, "Kalplerin en nurlusu, içinde Allah'ın sevgisinden başka bir şey bulunmayandır. Amellerin en iyisi, riyadan uzak olan, yâni ihlâs üzere olanıdır” der.


Attâr’ınHarakâni’den naklettiği sözler onun riyazeti benimseyen ve zahit hayatı süren bir gönül dostu olduğunu gösterir. O hayat tarzının bir gereği olarak dünyalık ne varsa kalbinden çıkarıp atmış, yine de dünya maişetinin gerektirdiği işleri yapmak için çaba sarf etmiştir.


Ebu’l-Hasan Harakâni, Horasan tasavvuf muhitinin seçkin temsilcilerindendir. Fütüvvette istenilecek ne varsa Allah’tan istenilir. Harakâni Hazretleri de ne istemişse Allah’tan istemiştir. Çevresindekilere her türlü taleplerini Yüce Allah’a iletmelerini ve sadece O’ndan istemelerini şöyle ifade etmiştir: “Ey civanmertler! Uyanık olun! O’nu (sadece) hırka (cübbe giymekle) ve seccade ile (çok ibadet yapmakla) göremezseniz (O’nun rızasına kavuşup cennete giremezseniz.) Bu iddia ile ortaya çıkanı ezerler (nefis, şeytan ve bunların taraftarı olan şeytanlaşmış kimseler bu düşüncede olanları kolay kandırır, yoldan çıkartır ve bu yaptıklarının yeterli olduğuna onları inandırır ve aldatır.) (Öyleyse) nasıl istiyorsan öyle ol! (Ama şunu bil ki asıl) civanmertlik nefse ve cana sahip olmamaktır (bunları da aşmak, adanmışlık ruhuna sahip olmak, dünyanın geçici güzelliklerini elinin tersiyle itmek ve Yüce Allah’ın rızasını kazanacak salih ameller işlemeye devam etmektir.) Kıyamet günü halkın hasmı halkken, bizim hasmımız Allah’tır. Hasım O olunca da dava asla halledilmez. O bizi sıkı yakalamıştır, biz ise O’nu daha sıkı (zira o Allah tektir, O’nun ilkelerine sarılan her zaman daha güçlü olur, biz daima O’nunlayız ve O’ndan başka gidecek hiçbir kapımız da yoktur! Bu nedenle) Allah karşısında himmetiniz büyük olsun. Himmet (Allah’a ulaşma hususunda can-ı gönülden gösterilen gayret) size ilahîlik dışında her şeyi verir. Şayet, ‘ilâhîliği de veririm’ derse, ‘Alışveriş halkın sıfatıdır (biz cennet karşılığı iş yapmayız; gayemiz sadece O’nun rızasıdır)’ dersin. ‘Mekânsız olarak Allah, arzusuz olarak Allah, her şeysiz olarak Allah de!’ Sarhoşluk içene yaraşır (gerçek bir civanmert böyle bir duyguyla kendinden geçer, O’na tam bir teslimiyetle bağlanır, O’nun yolundan gider ve sadece O’ndan ister!)”


Ebül Hasan Harakâni, kendi yolunu fütüvvet ehli olarak ifade etmiştir. Şeyh’e göre, Fütüvvet Ehli Cennete giden yolda değil, Allah’a (c.c) giden yoldadırlar. Ebul Hasan HarakâniEbu’l-Hasan Harakâni, işte bu zümredendir. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır.


RüzbihanBaklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu‟l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.” Cömertliğin, fütüvvetin temel ilkelerinden birisi olduğu biliyoruz ve bu ilkeyi Harakâni hazretlerinde çok net bir şekilde görüyoruz. Üzülerek ifade etmek gerekirse, bu kadar önemli bir şahsiyet olan Ebul Hasan Harakâni Hazretlerini gerektiği tanımıyoruz ve tanıtamıyoruz.


Fütüvvet kendini değil, Peygamberimiz gibi ümmetini düşünmek, insanların dertleriyle dertlenmek, kendisi için istediğini başkaları için istemek, kusur ve ayıp örtücü olmak, nefse düşmanlık, fakirden nefret duymamak, zenginlerin peşinde dolanmamak, eline girenle çıkanı bir görmek, kimseye kin tutup düşman olmamak, kimseden mürüvvet ve insaf beklememek, herkese karşı mürüvvet ve insâf sahibi olmak, dünyadan da ukbâdan da geçmektir.


Fütüvvetin aslı dini gözetmek, sünnete uyarak, Allah’ın peygamberine emrettiği sözleri tutmaktır.Ebül Hasan Harakâni Hazretleri dini gözetmiş ve sünnete uymuştur. Onun bu hali bulunduğu şehri bile etkilemiştir. Hucvîrî, çağdaşı Kuşeyrî’ninHarakâni hakkındaki şu değerlendirmesini aktarmaktadır: “Harakâni’nin bulunduğu şehre vardığım zaman, o şeyhin haşmetinden fesâhatim sona ermiş, ifadem yok olmuş ve dilim tutulmuştu. Hatta velâyetimden azledildiğimi zannetmiştim.”


Fütüvvet gereklerinden biri de güzel ahlak sahibi olmaktır. Attâr’ınHarakâni’den naklettiği sözler onun riyazeti benimseyen ve zahit hayatı süren bir gönül dostu olduğunu gösterir. O hayat tarzının bir gereği olarak dünyalık ne varsa kalbinden çıkarıp atmış, yine de dünya maişetinin gerektirdiği işleri yapmak için çaba sarf etmiştir. İhtiyarlayıp dünyadan göçme vakti gelince ölüm hadisesini “yolcunun yol aleti” gibi gördüğünü ifade etmiştir.


Fütüvvet, Allah rızası gözetmektir. Anlatılanlara göre, onun küçük bir bağı vardı. Hayvanları çifte koşar, namaz vakti girince çifti durdurur namazını kılardı. Ancak saban sürme işinin hala devam ettiği olurdu. Çift sürdüğü esnada tarladan gümüş, altın, inci ve mücevherat çıkmasına rağmen bunlara itibar etmediği gibi, cennet veya cehenneme de iltifat etmiyor, sadece Hakkın rızasını gözetiyordu.


Harakâni’de fütüvvette önemli bir yer tutan üretim çok önemlidir. Bir sözünde Şeyh, “Kalplerin en aydını, içinde halkın olmadığı kalptir; Amellerin en iyisi içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir ve nimetlerin en helali kendi emeğinle olanıdır ve arkadaşların en hayırlısı yaşamı hak ile olandır” der.


Sülemi, “Fütüvvet gereklerinden biri de cömertliktir” ifadesini kullanır. Ebû’l Hasan Harakâni Hazretleri halkın yalnızca manevi lideri olmakla kalmamış aynı zamanda yörenin ve dolayısıyla insanların refah içerisinde yaşaması için de çaba sarf etmiştir. Her kim bu eve gelirse yemeğini yedirin ve adını (dinini) sormayın. Zira ruh taşıyan herkes Ebü’l-Hasan’ın sofrasında yemek yemeye layıktır.


Fütüvvet paylaşmaktır. Harakâni Hazretlerinin kerametleri arasında, bir yolculuk esnasında hırsızlar tarafından çevrilen yolculardan birisinin Şeyh’in ismini anarak hırsızların elinden kurtulması, ayrıca evindeki arpa unundan mamul yufkaların üzerindeki örtünün altından devamlı yufka çıkması örnek olarak gösterilebilir.


Fütüvvet gereklerinden biri de kişinin, dostlarını ve komşuların gözetmesidir. Bu gözetme sadece dünya hayatı ile sınırlı değildir. Bunun için Harakâni Hazretleri, dostlarını ve komşularını bu dünya için ne kadar gözetiyorsa, insanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü.


Fütüvvet gereklerinden biri de gözü tok ve gönlü geniş olmaktır. Attâr, Şeyh Ebu Said’in onu ziyaret için evine geldiğinde evde arpadan yapılmış sayılı birkaç yufkadan başka yiyecek olmadığını haber vermektedir.


Fütüvvet gereklerinden biri de garipleri sevmek ve onların hakkını yerine getirmektir. Harakâni hazretleri, “Her kim bu kapıya gelirse, ekmeğini veriniz ve inancını sormayınız. Zira ulu Allah’ın katında ruh taşımaya layık olan herkes Ebu’l Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır” der. Yani o garipleri sever, onlara yardım etmeyi bir görev bilirdi.


Şüphesiz Harakâni’ninmenkıbevî ve tarihî şahsiyetinin aydınlatılması, onun yaşadığı devirin siyasi ortamının ve Anadolu’ya yönelik Türk fetihlerinin gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır.


Zaviyesinde kendisine bağlı dervişleriyle birlikte sema yaptığı, bu esnada vecde geldikleri haber verilir. Ona göre sema: Ayağını vurunca yerin en dibine kadar, kolunu kaldırınca arşa kadar gören yiğidin işidir. Bu görüşü ile Harakâni Hazretlerinin, Mevlana’yı etkilediğini görüyoruz.


Gazneli Mahmud onun ziyaretine geldiğinde hizmetkârını gönderip tekkesinin kapısında kendisini karşılamasını istemiş ancak Harakâni istenileni yapmadığı gibi kölesinin kıyafetini giyerek tekkeye gelip huzuruna çıktığında tazim için ayağa kalkmamıştır. Şeyh, kendisine verilen bir kese altını almadığı gibi, zaviyesinin hoşluğundan bahseden sultana: Bunca şeylerin var, sana bu da mı gerek, diyebilmiştir. Karşılıklı konuşmalardan sonunda Şeyh ayağa kalkarak sultanı uğurlamış, bu kez niçin ayağa kalktığı sorulunca: ilk geldiğinde sultanlık gururu ve imtihan için geldin, şimdi ise dervişlik devletinin güneşi, üzerinde parlamaya başladı, diye karşılık vermiştir.


Civanmertlik Ebul Hasan Harakâni hazretlerinde çok önemli bir yer tutar. Bir sözünde O, “Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O’nu O’na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar” der. O, rahat bir hayat yerine hüznü tercih etmiştir.


Şeyh’in kırk yıl, başını yastığa koymadığı, bu süre boyunca yatsı abdestiyle sabah namazı kıldığı anlatılır. Hatta onun sözleri arasında yer alan: “Yetmiş üç yıl Hakla yaşadım, bu süre zarfında şeriata muhalif bir şekilde secde etmedim”


Harakâni, kırsal kesimde yaşayan diğer insanlar gibi günlük maişetini çiftçilik yaparak ve hayvanlarla yük taşıyarak kazanmış, el emeğine büyük önem vermiş, kendisine yapılan zengin maddi teklifleri ise geri çevirmiştir.


Onun bu hasletini şu gözünde çok net görürüz; “Kalplerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalptir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hakk ile yaşayandır.”


Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünya hırsına sahip âlim ve ilimden yoksun sofi” diyerek asrımıza bir ders veren Hasan Harakâni, Nimetlerin en iyisi çalışarak kazanılandır” demekle de 10. asır öncesinden çalışmanın ve helal lokma yemenin önemini vurguluyor.


Fütüvvet, civanmertliktir, alperenliktir. Ebül Hasan Harakâni, Anadolu’ya yönelik ilk Türk akınlarının başladığı dönemde hayattadır. Harakâni’nin Anadolu’nun fethinin manevi önderlerinden birisi olduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu sadece manevi önderlikle kalmamıştır. O’nun gazalara katıldığına şahit oluyoruz.


Harakâni, Çağrı Bey’in, Kafkasya seferi sırasında Kars’a gelmiş, Kars’ta Yahniler Dağı’nın eteklerinde gerçekleşen bir Selçuklu-Bizans savaşına katılmış, sağ omzuna ve sol bacağına aldığı kılıç darbeleriyle yaralanmış ve şehit düşmüş. Bilahare Selçuklu kuvvetleri Bizans ordusunu dağıtmış ve şehrin kapıları Türklere açılmıştır.


Hasan Harakâni mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; “Allah’ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebul Hasan’ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim” şeklinde Allah’a yalvarıyor.


Harakâni, kibir, haset ve riyadan çok korkar. “Tandırdan elbisene bir ateş sıçrasa onu hemen söndürmeye çalışırsın; dinini yakan bir ateşe yani kibir, haset ve riya ateşlerinin kalbinde durmasına neden razı olursun” derken bu konuda dikkatli olmayanları, şiddetle uyarır.


Ebul Hasan Harakâni: “Bu (Allah’a giden) yol, dille ifade ve ikrar edilen, gözle görülen, marifetle tanınan, yedi organla varılan bir yol değildir. Bu yolda her şey O’nundur ve ruh da O’nun emrindendir. Burada yalnızca ilâhîlik (O’nu tanıma ve O’nun büyüklüğünü idrak etme emaneti) vardır, işte o kadar!” derken de Yüce Allah’a bu maddî bedenle değil ruh ile varılacağını, bedenin kıblesinin Kâbe, ruhun/kalbin kıblesinin ise Allah olduğunu, nefsini arındırmayı başaran ve O’ndan bir ruh taşıdığını idrak eden kimsenin O’na ulaşacağını, “Allah’ı bilme, O’nu tanıma, emirlerini yerine getirme ve O’nun rızasını kazanma fırsatı”nı doğru değerlendirenlerin her iki âlemde de kazançlı çıkacağını söylemeye çalışmış olmalıdır.


Nefis terbiyesi çok önemlidir. Fütüvvet ahlakında olduğu gibi nefisle mücadele onun temel mücadelesidir. Bu konuda şöyle demiştir: “On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm’a girdim. Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh’un (as) ömründen daha uzun gördüm.”


Harakâni, “Hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar herkes bildiğiyle övünür. Hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır. İşte o zaman marifeti kemale erer” der. Bir başka sözünde de, “Kendini bilen âlimdir, ilmiyle âlim olan değil” ifadelerini kullanır.


Gerek Horasan Erenlerinde gerekse Ebul Hasan Harakâni Hazretlerinde nefis mücadelesi çok önemli bir yer tutar. İmandan sonra Allah kuluna temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsan etmemiştir. Tasavvufta genellikle nefis tezkiyesi, şiddetli mücâhede ve meşakkatli riyâzet hayatıyla gerçekleştirilir. Nefsin kökünü tamamen kazımak imkânsız, ancak ıslah edip disiplin altına almak mümkündür. Bunun için nefsin arzularına uymamak, ondan gelebilecek tehlikelere karşı dikkatli olmak ve nefse muhalefet etmek gerekir. “Namaz ve oruç önemlidir, ama gönülden kibri, hasedi ve hırsı çıkarmak daha önemlidir.”


Harakâni Hazretleri, nefisle mücadelede daima merhaleler kat etmiş, nefsini terbiye ederken yaşadığı dinî tecrübeleri civanmertlerine aktarmak suretiyle onlara geçecekleri yollar hakkında özlü bilgiler vermiştir. el-Harakâni; “Ben size kendi muamelemi (yaptığım bir şeyi) tasvir etmiyorum. Size tasvir ettiğim (O’nun ihsanıdır, eriştiğim mânevî derecelerde) Allah’ın kutsallığı, rahmeti ve muhabbetidir ki (bu deryada, bu makamda) dalga üzerine dalga gelmekte, gemiler birbirini parçalamaktadır” diyerek nefsini arındırmaya devam ettiği müddetçe sürekli mesafe kat ettiğini, mânevî mertebesinin yükseldiğini, birbirine çarpan her bir dalga ile nefsinin kötü duygularından birinin daha yok olduğunu hissettiğini anlatmaya çalışmaktadır, denilebilir.


Sonuç


Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan şahsiyetler vardır. Bu şahsiyetlerin, Peygamberler ve onların yol arkadaşlarından sonra en önde gelenleri, engin bir ibadet, tefekkür, irşad ve mücahede/mücadele hayatı yaşamış mana erleridir. Ebul Hasan Harakâni de bu mana erlerinden birisidir.


Yukarıda da bahsettiğimiz gibi onun hayatı Kur’an ve Sünnet üzere kuruludur. O fütüvvet ahlakı ile hareket etmiş, kendisinden sonra gelecek nesillere hem yol gösterici olmuş, hem de önemli çalışmalara imza atmıştır. Bunlardan en önemlisi Ahiliğin temellerini hazırlamıştır.


Belirlenmiş şartları ve ritüelleri olan fütüvvet; sözlük anlamından daha derin bir mana iklimine kapı aralamaktadır. Horasan Erenlerinde gördüğümüz hasletler günümüzdeki nesillere aktarılması gereken hasletlerdir. Artık gençliğimi sığ tutum ve davranışlardan kurtararak, onları gelecek hazırlamamız gerekmektedir.


Günümüzde, cömertlik, kerem, tevazu, affetme, yardımlaşma, paylaşma gibi fütüvvet ahlakının en temel ritüelleri insanlarımızda bulunmamaktadır. Ebul Hasan Harakâni Hazretleri gibi gönül insanlarını topluma tanıtarak kaybolup giden değerlerimizi geri getirmemiz gerekmektedir.


Fütüvvet tamamen güzel ahlâkı yaşanır hâle getirmekten, toplumda barışı ve huzuru tesis etmekten ibarettir. “İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı” demek, kerem sahibi olmaktır. Başkalarının kusurlarını bırakıp kendi iç muhasebemizi yapmak, kendi hatalarımızla yüzleşmektir.


Kısaca fütüvvet; edepli olmaktır. Ve bu edeb dairesinde dünyaya sultan olmanın sırrını Harakâni Hazretleri fısıldar: “Dünya, peşinden koştuğun sürede senin padişahındır. Ondan yüz çevirince, sen ona sultan olursun.”


Evet, günümüzde eğitim sistemimizi yeniden gözden geçirerek, değerler eğitimini temel alma zamanı gelmiştir. Aksi takdirde nesillerimiz kaybolup giderecektir.