Ebü'l-Hasan Harakâni (k.s) Hayatı

İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!


“Her kim bu kapıya gelirse, ekmeğini veriniz ve inancını sormayınız. Zira Ulu Allah’ın katında ruh taşımaya layık olan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır”


Ebu’l-Hasan Harakanî (k.s) 963-1033 yılları arasında Horasan’ın Rey şehrininBistam’a bağlı Harakan yerleşim merkezinde dünyaya gelmiş, 1033 yılında Aziz Anadolu’ nun manevi gergini yapmak üzere geldiği Kars şehrinde şehit düşmüş, büyük bir mutasavvıftır.. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürid olmuştur. Ayrıca, zamanımıza kadar yaşamış, tasavvuf tarihinin tartışmasız ünlü simaları, Harakanî’den daima övgüyle söz etmişlerdir.


Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kıs zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir alim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l – Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hazreti Mevlana’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kamil idi.


Ebu’l-Hasan Harakâni gençlik yıllarında çiftçilik ve taşımacılık yaparken tasavvuf halini yaşamaya başladığınsöylenmektedir. Birgün tohum serpmiş, saban sürüyordu; ezan okundu , şeyh sabanı durdurarak namaza gitti. Namazdan selam verdiklerinde, sabanın hareket ederek (eskisi gibi) çift sürdüğünü gördüler; başını secdeye koyarak dedi:


“Ey Allah’ım duyduğuma göre her kimi dost edinirsen (onu) insanlardan gizli tutarsın.”


Ebu’l Hasan Harakanî(k.s.)’, tasavvufun temel taşlarından biri ve ünlü bir ariftir. Harakanî ve O’nun tasavvuf öğretisinin değerinin somut olarak ortaya konulması amacıyla, onu gören ve görmeyen meşhur zatların onun hakkındaki kanaatlerini şöyle özetlemek mümkündür:


Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… şeyhlerin en büyüğü idi…kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’


Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimisûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder: “ÜstadEbü’l-KasımKuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi): ‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”


Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimisûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder: “ÜstadEbü’l-KasımKuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi): ‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”


Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı” olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”


Çok seçici ve mutaassıp özelliğiyle temayüz edip, Pir-i Herat olarak bilinen, Harakanî’nin müridi ünlü âlim ve zâhit Hace Abdullah–i Ensari (396-881/1006-1089) onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, ilim ve şeriatta şeyhlerim çoktur. Fakat tasavvuf ve hakikatte benim pirim Ebu’l-Hasan Harakanî’ dir; eğer onu görmeseydim hakikati nasıl öğrenirdim?”


“O zamanın efendisi ve gavsı idi.”


“Abdullah yabani bir adam idi; hayat suyunu aramaya gitti; ansızın Ebu’l-Hasan Harakanî’ye vardı da hayat suyu kaynağını buldu; o kadar çok içti ki kendinden fani oldu; çünkü ne kendisi kaldı ne de Harakanî. Hak, halktan kulluk alametini istedi. Ebu-l Hasan’dan Uluhiyyet alametini! Eğer varsa bildiğin ben gizli bir sır idim, onun anahtarı da Ebu’l-Hasan Harakanî idi.”


Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”


Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”


Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… sultan-ı salatin idi; alemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.


Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.


Hz. Mevlânâ, Mesnevî’nin2. cildinde bir beyitte der ki:


Kendinden geçmiş bir hâlde, bazen sana; "Ey Hasan'ın babası!" der. Bazen de "Ey güzel, ey başı küçük bedeni taze!" diye seslenir.


Bazı yorumcular bu beyitte Hz. Harakanî’nin kastedildiğini söylerler. Yine 2. ciltte:


Süleyman tarafına bir arşın gidecek olursan, sen de arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin buyrulur. Bu cümle de büyük ihtimalle Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin “Allah’a varmak için yedi yüz bin sonsuz merdiven dayadım; merdivenin ilk basamağına ayak basınca Allah’a ulaştım” sözüne işarettir. Yani zaten önceden kavuşulmuştur. Kavuşma sonradan talep edilir.


Bu adım ve mesafe ibareleri Harakanî Hz.leri’nin Hâce Abdullah Ensârî tarafından “zamanın gavsı”, Attar tarafından da “âleminevtâd ve abdâlı kutbu” ve Mevlânâ’ca “ülkenin kutbu” olarak değerlendirilmesine sebep olmuştur. Hz. Mevlânâ ve Hz. Attar Harakanî’nin büyüklüğünü ve tasarrufunu onun şu mübarek sözlerine dayanarak iddia ederler:


“Allah bana öyle bir ayak verdi ki, bir adımda arştan yerin en dibine gittim ve yerin en dibinden arşa geri geldim; sonra hiçbir yere gitmediğimi anladım. “Ben de dedim ki: Uzun sefer de biziz, kısa sefer de biziz, nice zamandan beri kendi peşimde dolaşır dururum!”


Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’ninmânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.


Makālât’ta Hz. Şems:


Bu Bâyezîd -Allah ruhunu kutsasın- Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.


Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.


Menâkibu’l-‘ârifîn’egöre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“


Riyazu’s-Seyaha’nin sahibi ünlü sûfi müellif Zeynu’l-Abidin-iŞirvani’nin (ö.1253/1837) tasviriyle: “O cenap, kendi zamanında eşsiz ve devrin kutbu idi; riyazette, mücahede ve iç aydınlığı bakımından hiç kimse ona denk değildi…”


Osmanlının son devri büyük alimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî… evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”

Erzurumlu Gavsul Azam Hace Muhammed Lutfi de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:


“Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ıkâmil Hak’dır penahı.


Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”


Ünlü Şarkiyatçı Reynold A. Nicholson’un ise Harakanî hakkında şu bilgileri verir:“Ebu’l-Hasan Harakanî’nin hayatı, Şark vahdet-i vücutçusunun bir tasvirini vermekte ve istenilen açıklıkta hususiyet bakımından karmaşık bir büyüklük ve yüceliğini ortaya koymaktadır.”


E. H. Harakâni, Ömer Lütfi Barkan’ın Kolonizatör Türk Dervişleri olarak adlandırdığı Anadolu’nun manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır:


“Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”


Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur. Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.


Harakanî’nin Nuru’l Ulûm’ üzerinde çalışmış olan meşhur Rus şarkiyatçı Berthels de, onun, devrin diğer sûfilerinde bulunmayan önemli ve farklı bir özelliğine dikkat çekerek, bir boyutuyla tasavvufî anlayışını şu şekilde tasvir etmiştir: “Ünlü sûfi Bayezid-i Bistami’nin yüce hatırası, Harakanî’de şeyhi Bayezid’in öğretilerini bütün ayrıntılarıyla ihya etme çabasını uyandırdı; Harakanî, kendi dönemi sûfilerinde bulunmayan ve onu çağdaşlarından ayıran bazı özelliklere sahiptir. Harakanî’nin tasavvuf anlayışında sırf kendi nefsini düşünerek onun üzerinde yoğunlaşma olgusu yoktur. Oysaki çoğu sûfilerin öne çıkan özellikleri, kendilerini bulmak, benliklerini aramak ve o benliklerini külli nefiste yok etmektir. Oysaki Harakanî, evrensel (nafiz) aşkı ilan eden ve kendi varlık amacının, insanlığa hizmet olduğunu algılayan, parmakla sayılabilir sûfilerden biridir. Attar’ın kendi eserine aldığı şu sözü, aynı konuyu işleyen birkaç risaleden daha etkilidir. “Âlim sabah kalkar ilmini arttırmak için çabalar; zahit de zühdünü arttırmak ister; Ebu’l-Hasan ise bir kardeşin gönlüne yücelik ulaştırma derdindedir.”


Sevmenat Seferi öncesi kendisini ziyaret ederek dua isteyen devrin büyük hükümdarı Gazneli Sultan Mahmut’a, sefer dönüşü; “Neden bütün Hint ve Rum’un Müslüman olmasını istemedin” diyen Harakanî Hazretleri, Anadolu’da yeniden yeşeren ve üç kıtaya yayılan kültür ve irfan medeniyetimizin kurucularındandır.


Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:


1-Cömertlik


2-Şefkat


3-Halktan müstağni olmak.


İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir. Alimler, Müttakiler,Evliya ve Mürşîd-i Kamiller.


Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”


Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.


Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allahu Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”


O halde, her yerde ve her şeyde Allah’ı görebilme, Harakanî’ye göre, insaniyetçiliğin temel düşüncesidir. Harakanî bu gerçeği şu şekilde dile getiriyor:


“Benimle birlikte O’nun huzuruna varınca kalbimi çağırdım, o da geldi. Daha sonra iman, yakîn, akıl ve nefs de geldi; kalbi, bu dördünün ortasına getirip koydum; yakîn ihlâsı, ihlâs da ameli yanına aldı ve böylece Hakk’a erdim. Sonra öyle bir makam ortaya çıktı ki, daha hoş olanı görmemiştim. Burada her şeyi Hak olarak gördüm; o zaman (Hak Teâlâ) oraya götürdüğüm o dört şeyi bana muhtaç kıldı.”


“Hak’tan başka her şeye sırt çevirip kendime seslendim. Hak’tan cevap gelince Hakk’ın huzuruna kabul edildiğimi anladım ve ‘Lebbeyk Allahümme lebbeyk!’ diye bağırdım. İhrama girip hac ettim, vahdaniyette tavaf yaptım. Beni Beytu’l-Mamur ziyaret, Kâbe tesbih etti, melekler de övdü. Ortasında Hakk’ın sarayı ve hanesi bulunan bir nur gördüm. Hakk’ın sarayına varınca bende ben diye hiçbir şey kalmadı!”


Öte yandan Harakanî, Allah’a samimi bir imandan sonra, gerçek kulluğun da, evrensel insanlık veya insaniyetçilik düşüncesinin oluşması ve kazanılmasında büyük rol oynadığı görüşündedir. Harakanî’ye göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.


İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır. O bu konuda şöyle demektedir:


“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki, nur ortaya çıksın. Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”


Harakanî’ye göre hoşgörü, ibadete eşittir:


“Bir mü’mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse o gün akşama kadar Peygamberle yaşamış olur. Eğer mü’mini incitirse Allah onun o günkü ibadetini kabul etmez”.


Harakanî’ye göre hoşgörü, insanları dinî inançlarından ve siyasî kanaatlerinden dolayı ayrı ve farklı görmemektir. Herkesi diniyle ve düşüncesiyle hoş görmektir. Harakanî, hoşgörüyü sadece bir dinin farklı mezhep ve grupları için düşünmez, farklı dinler için de düşünür. Çünkü onun evrensel din anlayışı bütün insanlara ulaşmayı hedefler. O, bunu şu şekilde dile getirir:


“Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da


“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!


İnançsız da, putperest de olsan, gel!


Burası umutsuzluk dergâhı değil,


Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.


Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu “dergâh”a davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır.


Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimizi kurmuşlar ve Anadolu’nun bize vatan olmasına öncülük etmişlerdir.


Ülkemizin doğusunda bulunan ve Anadolu’da ilk fethedilen bir medeniyet ve kültür şehri Gazi Kars, pek çok maneviyat önderini ve şehidi derununda barındırır. Bu bakımdan Kars şehri, köklü bir irfan ve şahadet iklimine sahiptir. Anı’ya, Kars’a ve Anadolu’ya baktığınızda İslam Medeniyetinin zarafetini, letafetini ve zengin güzelliklerini görürsünüz. Bu zengin güzellikler bin yıldan beridir diğer medeniyetleri de bağrında yaşatmış, onların kültürlerine de sahip çıkmıştır.


Sevgili Peygamberimizden gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (R.A.) ve Hz. Ali (R.A.) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık Hz.lerinde toplanmaktadır. Cafer-i Sadık’tan sonra Beyazid-i Bestami’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî’ye gelip birleşmektedir. Böylece Harakanî Efendimiz Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.


Allah’ın Resulü buyurmuşlar ki; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî Efendimiz de bir ehlibeyttir.


Horasan’dan Kars’a gelen Harakanî Efendimiz beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.


Kars’ın ve Anadolu’nun kalbi Ebu’l- Hasan Harakanî’dir. Harakanî Hz.leri irfan mektebinde yetiştirdiği feyiz ve marifetinin ışığıyla aydınlattığı nice gönül erlerini ve kâmil insanları cihana hediye etmiştir. 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri ve burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur.


Bu anlamda Kars’ta halen devam eden, Ebu’l-Hasan Harakanî Külliyesinin yeniden inşası ile ilgili çalışmalar doğunun en büyük kültür ve medeniyet projesidir.