Hz. Harakâni Menkibeleri

Sâliklerin Kutbu Ebû’l-Hasan Harakâni (kuddisesırrıhu) Hakkında Menkıbeler


O; yüce şeyh, seyyid, said, şehit, saygın, âbid, zâhid, âlim, âmil, ârif, muttaki, vera sahibi, Allah’ın mahlûkatı üzerindeki hücceti, kavminin garibi, zamanının şemi (ışık), evliyânın seyyidi, asfiyânın seçkini, erenlerin serdarı, abdalların kutbu, ikbal yıldızı, şeriat hâfızı, hakikat madeni, zamanın ayeti, şanı yüce, tasavvufun kalbi (başlangıcı), tevhid lisanı, hikmet sahifesi, Hak yolunun kapısı, kalp kuvveti, hakikat bağlısı, sadakat talibi, kelamda isabetli, mücahede büyüğü, hal bakımından zengin olan, eşsiz, ilim hazinesi, cömertlik abidesi, vefa kapısı, evliyânın hâtemi, asfiyânın gözbebeği, resullerin ve nebilerin vârisi, ahde ve vefaya sadık, muttakilerin imamı, müslümanların davetçisi, muvahhidlerin burhanı, sâliklerin kutbu, âriflerin efendisi, âbidlerin baş tacı, zâhidlerin süsü, âlimlerin nuru, rabbanî imam, rahmanîâbid Ebû’l-Hasan Ali b. Ahmed b. Cafer el-Harakâni’dir (Allah ondan, cümle evladından, ashâbından, tâbilerinden ve muhiplerinden razı olsun).


Rivayet olunur ki: Âriflerin sultanı, muvahhidlerin burhanı, âbidlerin hazinesi Ebû YezîdTayfûr b. İsa el-Bistâmî (Allah rahmet eylesin), Şeyh’in mübarek vücudundan yüz yıl önce, defalarca Şeyh’i yâd etmiş, gözünün önüne getirmiş, arzulamış ve onu kendisine tercih etmiştir. Şeyh de gönül muradının başlangıcında, on iki yıl boyunca, yatsı namazını kıldıktan sonra Bâyezîd’in türbesini ziyarete gitti. Sonra geri döner sabah namazına dek dergâhta beklerdi. Bazı kimseler bu halin on sekiz yıl sürdüğünü söylemişlerdir. Bu sürenin sonunda türbeden, “Oturan kimdir?” diye bir ses geldi. [Şeyh:] “Himmet et, ümmiyim, şeriat öğrenmedim, Kur’ân da bilmem,” dedi. Ses: “Bize verdiklerini de senin bereketinle verdiler. Bir kasabaya girdiğimde bir nur gördüm, yükseliyor, göğe ağıyordu. Otuz yıldır bir hacetim var idi. ‘O nuru şefaatçi kıl!’ diyen bir ses duydum. ‘O nedir?’ diye sordum, “Ebû’l-Hasan adında vücuda getireceğimiz bir kulun amelinin nurudur,’ denildi. Hacetimi istedim, maksadım hâsıl oldu. Sonra yirmi yedi günde Kur’ân okudum. Ne zaman [bilmediğim] bir mesele ile karşılaşsam, bana öğretmesi için Şafiî mezhebinden bir âlim getirirdi. Ebû’l-Hasan’ın hakkı için bana kendi ilminden verdiklerinden ötürü beni minnet altında bırakmadı,” dedi.


Rivayet olunur ki: Ahmed Hâdim-i Saram şöyle der: Şeyh dedi ki, “Bugün kırk yıldır bir vakitteyim; Hakk gönlüme nazar etti ve kendisinden başka bir şey görmedi. Benim içimde Allah’tan başka bir şey yok ve sadrımda O’ndan başkasına yer yok.”


Yine o şöyle der: Üstad İmam Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî’nin şu iki özlemden başka bir özlemi yoktu: Sürekli “Ebû’l-Hasan’ı Harakân’da, Ebû Cafer Ebherî’yiHamedân’da ziyaret edemedim,” derdi.


Rivayet olunur ki: Bağdat veziri iken Adudüdevle bir karın ağrısına yakalandı. Bütün tabipleri topladılar [ama] hepsi aciz kaldı. [Vezirin karın ağrısı] Şeyh’in nalınlarını onun karnına bastırıncaya dek şifa bulmadı.


Rivayet olunur ki: Bir adam onun [huzuruna] vardı ve “Hırka giymek istiyorum,” dedi. Şeyh: “Bizim bir meselemiz var, eğer cevap verirsen hırkaya layık olursun,” dedi. Adam: “Söyle!” dedi. Şeyh: “Bir adam başına kadın örtüsü geçirirse kadın mı olur?” buyurdu. Adam, “Hayır!” dedi. Şeyh: “Bir kadın erkek elbisesi giymekle erkek olmaz. Sen eğer erkek değilsen böyle yamalı [elbise] (murakka) giymekle erkek olamazsın,” buyurdu.


Rivayet olunur ki: Birisi Şeyh’in yanına geldi ve “Müsaade buyur halkı Hakk’a davet edeyim,” dedi. Şeyh: “Sakın kendine davet etmeyesin!” buyurdu. Adam: “Ey Şeyh! Halk kendine davet edilir mi?” diye sorunca Şeyh: “Evet, başka biri davet eder de bu senin hoşuna gitmezse bu, senin [halkı] kendine davet ettiğini gösterir,” buyurdu.


Rivayet olunur ki: Sultan Mahmud, Iyaz’a kendi hilatini giydireceği ve muhafızlar gibi başının üstünde çıplak kılıç tutacağını [silahtarlığını yapacağını] vaat etmişti. Mahmud, Şeyh’in ziyaretine geldiğinde köyün dışında sahrada konakladı ve Şeyh’e Sultan Mahmud’un kendisini görmek için

Gazne’den buraya geldiğini, kendisinin de dergâhtan çıkıp Sultan’ın çadırına gelmesini haber vermesi için birini gönderdi ve eğer gelmek istemez ise “Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan emir sahibine itaat edin.” ayetini okumasını tembihledi. Hâcip mesajı ulaştırdı. Şeyh: “Beni mazur görsün,” dedi. Bunun üzerine hâcip ayeti okudu. Şeyh: “Mahmud’a deyin ki ‘Allah’a itaat edin’ kısmında öylesine gark olmuşum ki Resul kısmından utandığımdan diğerine yetişemiyorum bile,” buyurdu. Mesaj yerine ulaşınca Mahmud: “Kalkın! O sandığımız erlerden değil,” dedi. Sonra elbiselerini Iyaz’a giydirdi. On köleye muhafız elbisesi giydirip kendisi Iyaz’ın silahtarı gibi onun peşi sıra yürüdü. Şeyh’in dergâhına girince selam verdi. Şeyh [selamına] cevap verdi; fakat ayağa kalkmadan yüzünü Mahmud’a dönüp Iyaz’a hiç bakmadı. Mahmud: “Sultan için ayağa kalkmadın, bu da bir tuzak mıydı?” dedi. Şeyh: “Tuzaktı, lakin avı sen değildin,” buyurdu. Sonra Mahmud’un elini tutup, “Öne çık, çünkü seni öne çıkardılar,” buyurdu. Mahmud: “Bir söz söyle,” dedi. Şeyh: “Mahrem olmayanları dışarı çıkar. Erkeklerin kadına, kadınların erkeklere benzemesi şeriata aykırıdır, maazallah,” buyurdu. Mahmud: “Bana Bâyezîd’den bir kıssa anlat,” dedi. Şeyh: -“Bâyezîd şöyle der: ‘Beni gören şekavetten âmânda olur,’” buyurdu. Mahmud: “Peygamber’in kıdemi daha yüksekti. Onu gören Ebû Cehil, Ebû Leheb ve daha nice münkir şekavet ehlidir,” dedi. Şeyh: “Mahmud! Edepli ol! Velayetinde tasarruf et ki Mustafa’yı çehar yâr ve sahâbesi dışında kimse görmemiştir. Bunun delili nedir? ‘Onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.’ ” buyurdu. Bu söz Mahmud’un hoşuna gitti. Sonra bana bir nasihatte bulun dedi. Şeyh: “Üç şeye dikkat et,” buyurdu, “Takva ve cemaat namazı, cömertlik ve Allah’ın işine ve fermanına saygı ve Allah’ın mahlûkatına şefkat.” Sonra, “Bana dua et,” dedi. Şeyh: “Gece gündüz beş [vakit] namazda sana dua ediyorum,” buyurdu. “Nasıl?” diye sorunca, “Allahım! Mümin erkeklere ve mümine kadınlara mağfiret et!” buyurdu. “Bana özel olsun istiyorum,” deyince, “Ey Mahmud! Akıbetin mahmud (methe layık) olsun!” buyurdu. Sonra Mahmud sofra açılmasını emretti. Şeyh de arpa ekmeği ve âbkâme getirilmesini buyurdu. Lokmaları art arda âbkâmeye batırıyor, Mahmud’un eline veriyordu. Neden sonra lokma boğazına takıldı. Bunun üzerine, “Ey Mahmud! Bugün bu lokma nasıl senin boğazına takıldıysa yarın kıyamette senin sofran da benim boğazıma takılır. Ebû’l-Hasan onu boşadı,” buyurdu. Mahmud: “Bir şey kabul et,” dedi. Şeyh: “Asla kabul etmem,” buyurdu. Bunun üzerine Sultan Mahmud, “Bana kendinden bir hatıra ver,” dedi. Şeyh, ona öd [rengindeki] gömleğini verdi. Mahmud arkasını dönerek “Ne güzel dergâhın var!” dedi. Şeyh, “Her şeye sahipsin, bunu da mı istersin?” buyurdu. Daha sonra Mahmud giderken Şeyh ayağa kalktı. Mahmud: “Geldiğimde iltifat etmedin, şimdi ayağa mı kalkıyorsun? Bu ikramın sebebi nedir?” dedi. Şeyh: “Padişahlık cehaletiyle ve sınamayla geldin, inkisar ve dervişlikle gidiyorsun. Dervişlik güneşi üzerine ışıdı. Başta padişahlık için ayağa kalkmadım, şimdi dervişlik için ayağa kalkıyorum,” dedi. Sonra Sultan geri döndü ve o yıl gazaya gitti. Semunat’a varıp kâfirlerin zenginliğini görünce, “Allahım! Eğer zafer verirsen kazandığım bütün ganimeti dervişlere vereceğim,” dedi. Mahmud yeniliyordu; birden atından indi ve “Gömleği getirin!” dedi. Gömleği eline aldı, yüzünü toprağa koyarak, “Allahım! Bu gömleğin sahibini sana şefaatçi kılıyorum. Kâfirlere karşı bana zafer ver!” dedi. Birdenbire gök gürledi, yıldırım çaktı ve kâfir ordugâhında esen rüzgâr tozu dumana kattı. Müslümanlar saldırıp hepsini öldürdü ve ganimetleri alıp bütün kaleleri fethettiler. O gece Mahmud Şeyh’i rüyasında gördü. Şeyh: “Ey Mahmud! Gömleğimizin haysiyetini korudun,” dedi. Mahmud döndüğünde bunca malı nereye sarf edeceğini düşündü. Harakân’a vardığında [Şeyh:] “Ey Mahmud! Seninle Hakk arasında iki yol açıldı. Kabul ettiğini yap, aksi takdirde iki yol arasında kalırsın,” dedi.


Rivayet olunur ki: Mustafa (s.a.v) buyurur ki, her kim iki rekât namaz kılar da bu iki rekât namazda zihninden hiçbir dünyevî düşünce geçirmezse bütün günahları affedilir; öyle ki anasından doğduğu günkü gibi olur. Ahmed b. Hanbel bu hadîs hükmünce namaz kıldı ve selam verdikten sonra oğluna,

“Zihnimden hiç dünya düşüncesi geçmeden namaz kıldım,” diyerek müjde verdi. Bu küçük köyde oturan Ebû’l-Hasan’ın zihninden otuz yıldır Hakk olmaksızın hiçbir dünyevî düşünce geçmemiştir.


Rivayet olunur ki: Bir gün Şeyh şöyle buyurdu: Arşa ulaştığımda saf saf melekleri gördüm, öne çıkıyor, övünerek, “Biz yakınlaştırılanlarız, biz masumlarız, biz ruhanîleriz,” diyorlardı. Ben, “Biz lahutileriz,” dedim. Cümlesi utandı ve meşâyihin ruhları şâd oldu.


Rivayet olunur ki: Şeyh’in annesi çocukluğunda ona yiyecek verip koyunları yayması için dışarı gönderdi. Bir zaman sonra bir mescidin önünden geçiyordu. Şeyh AmmîEbû’l-Abbasân orada herkese açık bir meclis tertiplemişti. İçeri girmek istedi. Elbisesi toz toprak içindeydi; bırakmadılar. Ağladı. Ammî minberden indi, onu yanına aldı ve “Kim her iki dünyada da mesut birini görmek istiyorsa bu çocuğa baksın,” dedi. Şeyh ekmeği sadaka vermiş, oruç tutmuştu; fakat annesi bilmiyordu.


Rivayet olunur ki: Elinde kürek bahçede çalışıyordu. Kürek altına, toprak mücevherata ve inciye dönüştü. Küreği elinden atıp dergâha döndü ve “Bunlara aldanan mağrur olur!” dedi.


Bir başka keramet: Harakân’ın dağında gölgesinde bin koyunun uyuduğu bir ağaç olduğunu duydum. Bir gün Ebû’l-Abbasân Şeyh’e, “Gel, el ele verelim ve şu ağacın üstünden uçalım,” dedi. Şeyh: “Ey Ammî! Bülbül de yapar onu, gel lütuf elini tutalım ve her iki dünyanın üstünden uçalım; ne cennete iltifat edelim, ne de cehenneme,” dedi.


Bir başka keramet: Yavşan otu toplamak için dağa çıkmıştı. [Bu esnada] Horasan’dan bir cemaat onu ziyaret etmek için yola koyulmuş ve [köye] ulaşmıştı. Köyün girişine vardıklarında bir yaşlı kadın gördüler. Şeyh’in dergâhını sordular. Yaşlı kadın: “Yazık çektiğiniz eziyete, günleriniz heba oldu!” deyince üzüldüler ve geri dönmeye karar verdiler. Ebû Ali Sînâ, tebdili kıyafet edip içlerine girmişti. Ziyaretçilere, “Görmeden gitmek doğru olmaz. Mutlaka görelim,” dedi. Dergâhın kapısına geldiler ve halka kurdular. Meybetî adındaki Şeyh’in karısı seslendi: “Kimsiniz, ne istersiniz?” “Şeyh’i ziyaret etmek isteriz,” dediler. [Kadın:] “Yazık heba olan günlerinize! Hangi şeyhi, ne ziyareti?” dedi. “Bilahare nerede?” dediler. “Dağda,” dedi. Tarif etmesini istediler ve izini sürdüler. Uzaktan birinin bir eşek yükü yavşan otuyla gelmekte olduğunu gördüler. Yaklaştığında sırtında yavşan otu yüküyle bir aslan gördüler. Şeyh: “Selamünaleyküm! Ebû’l-Hasan Meybetî’nin yükünü çekmese aslan Ebû’l-Hasan’ın yükünü çekmez,” dedi. Aziz bir şeyhten elinde de bir yılan olduğunu duydum. Dergâhın kapısına vardıklarında ejderha ve aslan gitti. Otuz yıldır mübarek türbede itikâfa çekilen Hüseyin Vehb adındaki türbe komşusundan, “Ben o aslanın buraya geldiğini ve türbenin etrafını tavaf ettiğini gördüm,” dediği [nakledilir].


Rivayet olunur ki: Şeyh’in Muhammed Hasaniyân adında bir müridi vardı. Bir gün Şeyh’e: “Senden istirhamım vefat anında başucumda hazır bulunmandır,” dedi. [Şeyh:] “Peki,” dedi. Bunun üzerine [mürid]: “Eğer ben senden önce ölürsem [yine de] böyle yaparsın,” dedi. Şeyh: “Ey Muhammed! Eğer ben dünyadan ayrılsam, üzerinden de otuz yıl geçmiş olsa o anda senin başucunda olurum,” dedi. Öyle de oldu: Şeyh dünyadan göçtü ve Muhammed otuz yıl daha yaşadı. Ölümün eşiğine varınca evi aydınlandı. [Muhammed] “Sessiz olun, Şeyh burada,” diyordu. Oğlu Davud: “O anda babam ayağa kalktı ve ‘Selamünaleyküm ey Şeyh! Ahdine vefa gösterdin, merhaba, merhaba! Civanmertler böyle yapar,” dedi. Evde yüz mum ve çırağ yakmışlardı. Bana, “Ey oğul! Şeyh’in geldiğini görmüyor musun? Onun hatırına işim kolaylaştı,” dedi. Bunu söyledi ve gözlerini yumdu.


Bir başka keramet: Heratlı dervişlerden ŞeyhülislâmAbdullah’ın Şeyh’i ziyarete geldiğinde üç soru sorduğunu duydum: Biri, “Allah arşa istiva etti” [ayetinin], diğeri “sufî yaratılmamıştır” [sözünün] anlamı ve öbürü Ebû’l-Hasan Eşarî’nin mezhebi nasıldır? [sorularıydı.] Onun müridleri de “Şeyh bize sıcak helva ikram etmeli,” diye düşünmüşlerdi. Geldiklerinde Şeyh helva hazırlanmasını istedi. Sonra elini uzattı, bir avuç helva aldı ve Şeyhülislâm’ın ağzına bırakıp, “’Allah arşa istiva etti’, dostlar dostlarla hasbıhal eder. ‘Sufî yaratılmamıştır’, gelmez, gitmez, bakmaz, duymaz, satmaz, uyumaz demek değildir. Sufî, Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Ebû’l-Hasan’ın mezhebi doğrudur. Allah, Allah! Nebi (a.s) şöyle buyurur: ‘Mümin, kimseye lanet etmez, kimseyi kötülemez, kimseye sövmez ve kimse hakkında yalan söylemez.’ Bunun üzerine Şeyhülislâm şöyle dedi: “Kilidi Harakâni’nin elinde bulunan gizli bir hazineydim. Burada ne Abdullah var, ne de Harakâni; ne abatlık var, ne de viranlık. Bu sırrı sen nereden bilirsin? Sen ki sufîyi mahlûk bilmezsin.” Yine şöyle demiştir: “Ebû’l-Hasan’ı görmeseydim bu işten nasıl nasibim olurdu?” Yine şöyle demiştir: “Harakâni ile yarım günlük sohbet neticesinde bütün bu bereketlere ulaştım.”


Heratlı dervişlerden duydum: Şeyh’in has müridlerinden Şeyh Ahmed Seng-i Ateş’in yolu ömrünün sonlarına doğru Herat’a düştü ve orada vefat etti. Şeyhülislâm’ın ölümü yaklaşınca, “Kabrimi, Şeyh’e (r.a.) ihtiram ve tazim kastıyla, başım Şeyh Ahmed’in ayaklarının altına gelecek şekilde yapın,” dedi.


Bir başka keramet: Şeyhuddin Muhammed Sünnî’den duydum: Şeyh’in zamanında Horasan ilinden bir muhaddis hadîs dinlemek için Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Şeyh’in dergâhına uğradı ve hikâyesini anlattı. Şeyh: “Eğer maksadın burada hâsıl olsa geri döner misin?” diye sordu. “Burada benim istediğim gibi bir üstad yok,” dedi. Şeyh: “Belki de vardır,” buyurdu. “Kimden hadîs dinledin?” diye sordu. “Resul’den,” buyurdu. “Bundan daha iyi bir üstad olmaz. Biraz düşüneyim,” dedi. Ertesi gün gelmek üzere gitti. O gece rüyasında Peygamber’i gördü. [Hz. Peygamber,] “Civanmertler sadık olurlar,” buyurdu. Ertesi gün [Şeyh’ten hadîs] dinlemeye başladı. Şeyh: “İşaret ettiğim yere bir alamet koy,” dedi. Bitince, “Alamet koydukların Peygamber’in hadîsi değil,” buyurdu. “Bu durumu açıkla,” dedi. “Baştan sona [hadîs söylerken] her iki gözüm de Peygamber’in (s.a.v) üzerindeydi. Onun söylemediği her sözü işaret ettim,” buyurdu.


Rivayet olunur ki: Şeyh’in müridlerinden bir mürid bir süredir Lübnan dağına gidip âlemin kutbunu görmek için Şeyh’ten müsaade istiyordu. Kendisine izin verildikten sonra [başından geçenleri] anlattı: “Lübnan dağına vardığımda ayakta duran bir topluluk gördüm. Önlerinde bir cenaze vardı, namazını kılacaklardı. Uzun süre bekleyince, ‘Niçin namaz kılmıyorsunuz?’ dedim. ‘Âlemin kutbunun gelip imamlık yapmasını [bekliyoruz],’ dediler. Biz böyle konuşurken Şeyh’in geldiğini gördüm --; aynı Harakân’da bıraktığım gibiydi. Cenaze namazını kıldı. Ben bayılmışım. Kendime geldiğimde bir gün geçmiş. Namaz vakti girdiğinde Şeyh’i bir kez daha gördüm. Oradakilere hikâyemi anlattım ve ‘Şeyh’in gönlünü almam lazım, beni makamına götürmesi için bana şefaatçi olun,’ dedim. Bu kez Şeyh namaza geldiğinde elimi tuttu. Kendime geldiğimde kendimi Rey pazarında buldum. Dergâhın kapısından çıktığımda Şeyh: ‘Ey oğul! İçeride görülen dışarıda söylenmez. Ben Allah’tan beni halka aşikâr etmemesini istedim. Halktan kimse beni görmedi; küçük bir kırıntı gören Bâyezîd dışında,’ dedi.”


Rivayet olunur ki: Akşamlardan bir akşam iftar için Şeyh’e turşu çıkarmışlardı. Sofraya baktı, istemedi ve o gece orucunu açmadı. Ertesi gün bahçeye girdiklerinde sultanın suyunun [oluktan] taştığını ve birazının Şeyh’in bağına aktığını gördüler; birkaç pancar kökü bu suyla ıslanmıştı.


Rivayet olunur ki: Şeyh oğlu Ahmed’i ilim talep etmesi için Irak’a göndermişti. Ahvân suyuna vardığında yol kesicilerin saldırısına uğradı. Yalın ayak geri döndü. Annesi üzülüyor, “Oğlunu komşu köyde mescitte öldürseler haberi olmaz, başka birini yağmalasalar farkında bile varmaz. Ama gel gör ki kimi zaman mülkten, melekûttan söz eder, [gaipten] haber verir,” diyordu. Şeyh onu böyle [söylenirken] görünce, “Zorluk çıkarma, birini göndereyim de bütün kumaşlardan getirsinler,” dedi. Akşam olunca dergâhın kapısı çalındı. Şeyh, “Ey Meybetî! Kapıyı aç, kumaşları al. Bir seccade dışında [bütün kumaş çeşitlerini] getirdiler,” dedi. “Neden?” diye sorunca, “Yaşlı bir Türkmen o seccadenin üzerinde namaz kılıyordu. Ayağının altından çekip almaya utandım,” diye cevap verdi.


Rivayet olunur ki: Şeyh’in (r.a.) âdeti şöyleydi: Geceleyin yün aba giyer, boynuna, eline ve ayağına demir halka takar, ham deriden ördüğü kırbacıyla kendisini tedip ederdi. [Vefat ettiğinde geride] bu demir halkası, bir çift ayakkabısı, deve yününden kesesi, bir sofra, küçük bir sini, destarı ve Kur’ân mushafı kalmıştı. Beş yüz altmış altı senesinde askerler bilmeden bunları yağmaladılar. Bunlardan geriye yalnızca destar, sofra ve sini kaldı. Bir müddei o halkayı takmak istedi. Kısa bir zaman sonra elinde, ayağında ve boynunda yenirce çıktı. Bir zaman acı çekti; öyle bir hal aldı ki ne ölüydü, ne de diri. Onu tedavi etmekten aciz kaldık. Dergâh içinde kokmaya başladı. Halk rahatsız olmuştu. Kimileri, “Orada ölmez, çünkü Şeyh duasında, ‘Allahım! Garipleri Ebû’l-Hasan’ın dergâhında öldürme! Falanca filancanın dergâhında öldü denilmesine katlanamam!’ demişti,” dediler. O günden bugüne, gariplerin izdihamına rağmen, ölüm kimseyi bu türbede yakalamadı. Sonra, “Başka yere nakledelim,” dediler. Dışarı çıkardığımızda can verdi.


Bir başka keramet: Herat’taki bazı mutasavvıflardan Şeyhülislâm’ın müridinin Şeyhülislâm Abdullah Ensârî’nin şöyle dediğini anlattığını duydum: “Beni derdest edip Belh’e götürdüklerinde başıma ne geldiğini düşünüyordum. Belhliler bana atmak için ellerine taş almışlardı. O anda bana keşfolundu: Şeyh’in seccadesini sererken ayağım seccadenin kenarına takılmıştı. Karşımda beliren Şeyh’i görünce her iki gözümü kaybettim. ‘Ey Şeyh! Elimi tut!’ dedim. O gece Nizamulmülk Hasan rüyasında Şeyh’in ‘Abdullah’ı bize bağışla,’ dediğini gördü. Ertesi gün salıverdiler.”


Bir başka keramet: Babamdan duydum: Şeyh gençliğinde AmmîEbû’l-Abbasân’ın yanına gitmiş. Ammî, “Gel, şu dağa gidip tevekküle oturalım,” demiş. Viyder suyunun kenarına gidip oturmuşlar. Bir hafta geçmiş. Ammî, “Yiyeceği nereden buluyorsun?” diye sorunca Şeyh elini toprağa geçirip bir tutam almış ve sıkmış; parmaklarının arasından yağ dökülmüş. Yemesi için Ammî’ye vermiş. “Hiç bundan daha lezzetli bir şey yemedim,” demiş. Sonra da, “Beni müridliğe kabul et,” demiş. [Şeyh:] “Ey Ammî! Gel itaate yönelelim; müridlikle, pirlikle meşgul olan Hakk’ı unutur,” buyurmuş.